ORTA DALGA |
10 Haziran 1999 SILA NOTLARI
Aylar sonra yine Istanbul’dayım. Bu şehri bir sevdiniz mi yaşam boyu vazgeçemiyorsunuz. Ayrı kaldığınız kente sık sık gitmiyorsanız, yılların getirdiği değişiklikler garibinize gidebilir. Ilk gözağrınızı, bir başkasının kolunda, kırışık yüzü ve beyaz saçlarıyla görmüş gibi bir düş kırıklığına uğrayabilirsiniz. Zamanda geriye dönüşün olanaksızlığını bilerek, o anı yaşamaya, ondan zevk almaya çaba gösteriyor, akşam yemeği için yapılan çağrıyı heyecanla kabul ediyorum. Gece otele dönüyoruz. Boğaziçinde yediğimiz yemeğinin tadı damağımda, karanlığın güzelleştirdiği şehrin arabanın camından hızla gelip geçen görüntüsünü yakalamaya çalışıyorum. Derken yavaşlıyoruz. Trafik hiç olmadık bir şekilde kalabalıklaşıyor. Biraz ilerde yürümez oluyor arabalar. Şoföre geceyarısı bu sıkışıklığın normal olup olmadığını soruyorum; "Asker var gali ba" diyor. Davul zurna sesleri gel meye başlıyor uzaklardan. Kalabalık gittikçe artıyor, sesler yaklaştıkça belirginleşiyor. "En Büyük Asker Bizim Asker!" Olağanüstü coşkulu bir topluluk ellerinde Türk bayrakları gençleri askere uğurluyorlar. Yolun iki tarafında otobüsler, her otobüsün çevresi halka şeklinde bir insan seli. Bir otobüsün çevresinde davul zurna ile halay çekiliyor. Diğerinde kemençe eşliğinde horon tepiliyor. Ancak duygular, sesler aynı. "En Büyük Asker Bizim Asker!" Topluluğu yara yara geçiyoruz. O kalabalıkta "En Büyük Asker"i seçemiyorum. Arkamda kalan grubun yeni bir sloganı ile irkiliyorum; "Asker Gidecek, Geri Gelecek!" Aklım bir gün sonra başlayacak Imralı Mahkemesi’ne takılıyor. Ben de içimden dua ediyorum. "Bu Askerler Gitsin, Gittikleri Gibi Güle Oynaya Geri Gelsin!" Ayakkab ı boyacıları azalmış artık. Eskiden sıra sıra, tertemiz sandıklarıyla boyacılar süslerdi kalabalık bölgelerin kaldırımlarını. Artık yürürken belediye otobüs bileti, simit, pet şişelerde su ve futbol takımlarının bayraklarını satanlar kesiyor yolunuzu. Çocuklar kağıt mendil satıyorlar. Gözlerim ayakkabı boyacısı arıyor, bulamıyorum. Örneğin koca Taksim Meydanı’nda büyük bir otelin girişindeki "Turistik" boyacıdan başka boyacı yok! Onu da oldukça "yapay" bulduğumdan hevesimi Izmir’e saklıyorum.Izmir Cumhuriyet Alan ı’nda birbirlerinden bir bulvar uzakta iki boyacının varlığı sevindiriyor beni. Yakındakinin müşterisi var. Üşenmiyor, karşıya geçiyorum. Etrafta, ellerinde sabah gevreği, Izmir’deyiz ya, işlerine koşan insanlar. Ayağımı yıllardan sonra boyacı sandığına koyuyorum. Yaşça benden büyük görünmesine karşın "Buyur Ağabey, günaydın" diyor. Pantolonumun paçalarını büyük bir özenle kıvırıp çoraplarımın boyanmasını önlemek için karton parçaları sıkıştırıyor ayakkabıma. Eskiden oyun kağıdı kullanırdı çoğu. O özlediğim tempoda fırçalamaya başlıyor. Söyleşiyoruz. "Artık boyacılık öldü ağabey" diyor, "Ben 35 yıllık boyacıyım, şu pratik sıvı boyalar çıkalı bizim işler öldü. Aslında hiç de iyi değil o boyalar ama ne yaparsın. Kimsenin zamanı yok bu devirde. Basmane’deki o büyük boya salonunu bilirsiniz (bilmiyordum), o bile kapandı." Işaret parmağıyla ayakkabımın altına vuruyor. Ayak değiştiriyorum. "Arkadan gelen de yok artık. Çevrede rastlayacağın boyacıların hepsi en az 20 yıllık boyacı. Biz başka iş yapamayız artık. Bizlerden sonra ne olur onu bilemem. Aile geçindiremezsiniz boyacılıkla. Bazen bir fırça iki renk boya ve uyduruk sandıklarla çoluk çocuk çıkıyor piyasaya. Ayakkabı boyamayı da doğru dürüst bilmiyorlar aslında." Işaret parmağıyla ayakkabımın altına vuruyor. Ayak değiştiriyorum.Cila kutusu beni y ıllar öncesine götürüyor. "Nuri Leflef Ayakkabı Cilası" Hâlâ bu marka yaşıyor demek. "Evet ağabey" diyor. "Babaları öldükten sonra oğulları sürdürdüler." Bizim çocukluğumuzun markasıydı Nuri Leflef. Ayakkabılar genellikle evlerde boyandığı için her evde bir boya takımı vardı. Fırçalar, siyah ve kahverengi olmak üzere en az iki renk boya, cila, kadife kumaş parçası... Her zaman ayna gibi parlayan ayakkabılarıyla gezen bir arkadaşımıza "Leflef" lakabı vermiş, bir süre sonra da anlaşılmasın diye "Nuri"ye çevirmiştik. Sahi gerçek ismi neydi" Nuri"nin?Paçalar ımı düzeltip kartları çıkarıyor. Ayakkabımın altına vuruyor. Üzülüyorum çabuk bittiğine. "Borcum ne kadar?" "500,000 lira". 2 Kanada Dolarına artık "Turistik" duruma gelmiş, yokolmaya mahkum bir kültür parçası satın alıyorum. Ayakkabı boyacılığının, kalaycılar gibi, bıçak bileyicileri gibi, mahalle sütçüleri ve seyyar yoğurtçular gibi yakında yalnızca kitaplarda ve anılarda kalacağını ve bu yok oluşun şimdiden kanıksanmış olduğunu düşünerek ürperiyorum. "Allah bereket versin ağabey..."Gözüm ilk günkü parlakl ığına dönen ayakkabılarımda uzaklaşırken, aklım ayakkabı boyatmaya zaman ve heves bulamayan günümüzün yaşam tarzında.Ercan Öztekin, Toronto |